Google


KITAP ve YAYIN - Arkadas Evi Bülteni, Üretenlerin Ve Paylaşanların Adresi - Blogcu



Arkadas Evi Bülteni, Üretenlerin Ve Paylaşanların Adresi

10/4/2009

KİTAP KAMPANYASI

Kategori: KITAP ve YAYIN

EDİTÖR'DEN

Aşağıdaki duyuruyu bir müddettir yayımlayıp bilgilendireceğim sizleri kitap desteği için ama adresi bulamamıştım notlarım arasında; bugün rastgelince hemen aktarayım istedim. Bir kaç kitaptan ne olur demeyin, eminim alanlar çok mutlu olurlar. Ben arkadaşevibülteni adına bir koli yolladım bile...

Bağlar Diyarbakır’ın en büyük ilçesi.. Nüfusu 350.000. Nüfusun % 46'sı 18 -25 yaş arası .. Bağlar’da şu ana kadar gençlere yönelik hizmet veren hiçbir mekan (kültür merkezi, kütüphane, gençlik evi vb.) bulunmamaktaydı. Bağlar Belediyesi  gençlerin  yan yana  gelebileceği, kendilerini ifade edebileceği birlikte tartışıp birlikte çözmek için Bağlar Gençlik Evi’ni ve Bağlar Gençlik Kütüphanesini çok yakında açıyor.

Bağlar’da gençlere yönelik bir ilk olacak Kütüphane için eski bir bağ evi restore edilip gençlerin kullanımına hazır hale getirilmiştir. Kütüphane gençlerin kitapla buluşmasını hedeflemektedir.

Bunun için
duyarlı her birey, kurum ve kuruluşların yapacakları her katkı, geleceğimiz olan gençlerin yarınları için önemli bir destek olacaktır.

Adres: Bağlar Belediyesi Başkanlığı Kültür Müdürlüğü Toptancılar sitesi karşısı 21090 Diyarbakır
Tel: 
 +90 412 251 93 18  
İletişim için: kahraman elaltunkara
Cep tel: +90 506 253 32 38 /0535 582 30 28
Email: elaltunkara@hotmail.com        

23/10/2008

Masumiyet Müzesi: “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşa

Kategori: KITAP ve YAYIN



Ezgi AHÇİK

 
  
 

Orhan Pamuk’un son romanı Masumiyet Müzesi’ni, büyük bir ilgi ve merakla ve kendimden beklemediğim kadar “hızlı” bir biçimde okuyup bitirdim. Masumiyet Müzesi aşk üzerine kafa yorularak yazılmış bir roman, katıksız bir aşk romanı. 1975’te başlayıp 2000’lere kadar gelen, neredeyse 30 yıllık bir aşkın hikâyesi.

 

Biraz eski Türk filmlerinin atmosferi var bu romanda, zaten “masumiyet” kelimesi de bence doğrudan o filmlere bir gönderme olmalı. Zengin adam- yoksul güzel kız tezadı ile başlıyor roman ve roman boyunca bu yoksulluğu, yoksulluğun masumiyetini, çaresizliğini ve çekiciliğini yaşıyoruz Füsun ve Kemal’le birlikte. Romanın girişinde Orhan Pamuk “Kara Kitap” romanından bir alıntı yapmış: “Onlar yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı.” diye. Romanı okudukça bu sözü daha derinden anlıyoruz sanki.

 

Masumiyet Müzesi, Kemal’in Füsun’a olan aşkının ve tüm dünyayı bu aşk üzerinden algılayıp yorumlamasının romanıdır. Bu, çoğumuz için biraz fazla abartılı, fazla takıntılı, fazla rezilce bir sevme biçimi. Ama ben, duygusallığı kendinden uzak tutmayan çoğu insanın Kemal’i anlayacağını, kendinde bu aşktan bir şeyler bulacağını düşünüyorum. Sayfalar boyunca Füsun’un sigara içişini, televizyon izleyişini, yüzündeki dalgalanmaları, üzerindeki giysilerini, güzelliğini, hüznünü vs. okurken, biraz sıkılabilir ve “Bu kadar ayrıntı da fazla!” diyebilirsiniz elbette. Ama sabredin derim size. Çünkü sevmek biraz da sabırlı olmak ve beklemek değil midir?

 

Romanın bir güzel yanı da Kemal gibi apolitik bir karakter aracılığı ile yapılan, ülkemizin 70’li ve 80’li yıllarını muhteşem biçimde tasvir eden politik ve sosyolojik gözlemleri bence. Toplumsal yapının, siyasi ortamdaki gerilimin yaşanan ilişkiler üzerinde ne kadar belirleyici olabileceğini de gösteriyor okuyucuya bu gözlemler. Kemal bütün hayatı ve olan biteni Füsun’u izler gibi izlediği için, oldukça başarılı bir dönem tasviri yapılıyor. Zaten Orhan Pamuk’un bu hususta başarılı olamayan tek bir romanı da yoktur. Nobelli yazar olmak böyle durumlarda daha fazla belli ediyor kendini.

 

Öte yandan, okuduğum en iyi Orhan Pamuk romanı da diyemem Masumiyet Müzesi için. Diğerlerine haksızlık etmek istemem. Ama bence okuyun, iyi edebiyat.

 

30/5/2008

Larda Yüzen Al Sancak” veya Evin Dışında Bir Hayat Üzerine

Kategori: KITAP ve YAYIN

Ezgi AHÇİK

 

Pazar akşamı evde oturmuş gazetelere göz atıyorum. Milliyet’in Pazar ekinde son kitabı Ağrı’nın Derinliği ile ilgili Ece Temelkuran’la yapılmış röportajı okuyorum. Bir yandan da göz ucuyla televizyona bakıyorum. Cannes ödül töreni var.

 

Röportajda Ermenistan’ın en yaşlı şairi Silva Gabudikyan’ın etkileyici bir sözü yer alıyor: Ararat (Ağrı Dağı) sizin için bir yükseklik meselesi, bizim içinse bir derinlik meselesi…

 

Cannes’da Üç Maymun filmiyle yarışan Nuri Bilge Ceylan’ın Ağrı (Ararat) Dağı’nı da içine alan doğu fotoğraflarını hatırlıyorum. Sineması hakkında pek bir fikrim yok, ama o fotoğraflar ilk gördüğüm andan itibaren beni çok etkilemişti. O fotoğraflar Ağrı’nın derinliğine dair fotoğraflardı…

 

 

Temelkuran ülke, Türkiye, Türklük kavramları üzerinden Ermeni sorununu irdeliyormuş yeni kitabında. Ülke eve benzer, bazen evden uzaklaşmak iyi gelir insana, bazen kendine dışardan bakmak iyi gelir… Yok, ben anlatamayacağım, en iyisi aynen aktarmak:

 

Hemen geri dönülecek bir yerdi ev. Şimdi ise evin dışında da bir hayat kurmak gerektiğini düşünüyorum. Ev, evinin sana bellettikleri senin ne kadar dibine iniyor? Bu sorunun hakiki anlamdaki cevabını, evin dışına çıkmadan vermek mümkün değil. Mesela, birçok insan yurtdışına çıkınca milliyetçileşir. Bir anda Türk olmakla ilgili başka bir taraflarını görürler. Bütün Türkiye’yi temsil ediyormuş gibi konuşmaya başlarlar. Neden? Neden evimiz bizi böyle yükler altında bırakıyor?

 

Öyle bir ev tarif edelim ki ne “vatansever” olarak içine hapsolmak zorunda kalalım ne de “hain” olarak dışına atılalım. Böyle bir ev tarifi için düşünüyorum ben. Böyle bir ülke ve aidiyet tarifi. Çünkü Türkiye’ye ve Türk olmaya yeni bir  tarif gerekiyor. Ben bu ülkeyi seviyorum, o da beni geri sevsin istiyorum.  Ama bu haliyle bu çift taraflı aşkın mümkün olmadığını gördüğüm için yeni bir tarif gerektiğini düşünüyorum. Benim sevebileceğim kadar beni sevebilecek bir Türkiye!

 

Ben hislerime tercüman olan bu sözler üzerine dalgın dalgın düşünürken, festival jürisinin başkanı Sean Penn, en iyi yönetmen ödülünün Nuri Bilge Ceylan’a verildiğini açıklıyor. Vatan sevgisi konusunda sık sık kafası karışan bir insan olarak, Ceylan’la gurur duymadan edemiyorum. Gazeteyi bir kenara attım, gözüm televizyonda. Ceylan, İngilizce yapıyor kısa konuşmasını. “Bu ödülü birine ithaf etmek istiyorum, yalnız ama güzel ülkeme adıyorum bu ödülü…” diyor… Ve ben kafası karışık gözlerimin nemlenmesine engel olamıyorum.

 

İşte böyle, henüz bitirdiğim Roni Marguiles’in “Larda Yüzen Al Sancak” kitabı üzerine bir şeyler yazayım derken dilimin ucuna bunlar geliverdi.

 

Marguiles, Türkiyeli bir Yahudi ve bir sosyalist olarak gündeme dair yazdığı gazete ve dergi yazılarını bu kitabında toplamış. Aslında Yahudi kimliği ile onu anmak başlı başına bir haksızlık, çünkü onun için bunun hiçbir önemi yok. Zaten adından da anlaşılacağı gibi “Larda Yüzen Al Sancak”, milliyetçiliğin (ve tabii onun her anlamda eş anlamlısı olan ulusalcılığın) gülünçlüğü ve çelişkileri üzerine kafa yoran bir kitap. 

 

Kitabın özellikle sol düşünceye sahip insanlar için yazıldığını, kimseye yeni bir şeyler öğretme derdi olmadığını da belirtmek gerek. Yani biraz içini döküyor, biraz gündeme dair bizlerle sohbet ediyor ve en çok da yaşadıklarımıza ince ve eğlendirici bir mizah duygusuyla bakıyor Roni Marguiles. Özellikle de sol içindeki milliyetçi ve asker yanlısı eğilimleri hedef alıyor. İçinde bulunduğumuz bu zor zamanlarda, olan biteni anlamak için adeta bir başucu kitabı. Kitaptan güzel bir alıntı yapıyor ve son sözü Roni Marguiles’e bırakmak istiyorum:

 

Milli marşı “Korkma” sözüyle başlayan bir ülke biliyor musunuz? Vatandaşları “Ne var korkacak? Bizi korkutmaması gereken şey nedir? Korkacak bir şey var besbelli, ama ne?” diye düşünmeyen, korku içinde saçını başını yolmayan, ama çok büyük ve ölümcül iki tehlikeyle karşı karşıya olduğu hem milli marşı hem tüm milli kurumları tarafından her gün vurgulanan bir ülke.

 

Dünyanın zaten sokaklarda bayrağa en çok rastlanan ülkelerinden biriyken, bir de en büyük şehrinin dört bir yanına şehrin her yerinden görülebilen, iyi dalgalanması için paraşüt kumaşından imal edilen dev bayraklar asan bir ülke düşünebiliyor musunuz? Sanki bu ülkenin halkı sık sık toplu bellek kaybı geçirip “Biz nereliydik yahu? Hangi ülkenin vatandaşlarıydık biz?” diyerek paniğe kapılıyor veya “Bizim bayrak kırmızıydı galiba, ama üzerinde ne resmi vardı?” diye meraka kapılıyormuş gibi. 

 

Larda Yüzen Alsancak
Roni Marguiles
Kanat Kitap

Baskı: Kasım 2007, 128 sayfa

28/5/2008

BUSE CİNAYETİ

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

Serdar KORDU

 

Epeydir polisiye okuduğum söylenemez, hele Türkiyeli yazarlardan. Ahmet Ümit'in haricinde ara ara bu alanda ismini duyduğum Mehmet Murat Somer'in bu kitabıyla sevgili arkadaşım Gül sayesinde müşerref oldum. Çok sevmiş ve eğlenceli bulmuş kitabı. Okumam için bana hediye etti. Ben de bu vesileyle Mehmet Murat Somer'in Buse Cinayeti adlı kitabını okumuş oldum.

 

Kitabın çeşitli baskıları var, İletişim Yayınları, Everest Yayınları'ndan. Bendeki Şubat 2008 Merkez Kitaplar Yayıncılık baskısı.  207 sayfalık kitabın dili oldukça akıcı ve duru. Bir oturuşta okunabilecek cinsten karmaşık olmayan bir dili var Buse Cinayeti'nin.

 

"Gündüzleri bilgisayar programcılığı yapan, geceleri bir travesti kulübü işleten Burçak, kulübünde çalışan Buse'nin öldürülmesiyle sarsılır. Buse ölmeden önce çok güçlü kişilerle olan ilişkilerinden bahsetmiş, korktuğunu söylemiştir. Burçak, cinayeti aydınlatmak için harekete geçince gazeteciler, işadamları, politikacılar ve mafya üyelerinin cirit attığı bir suç ağının tam ortasına düşer. Vaktiyle kendisine kol kanat germiş Sofya'yla tekrar yolu kesişince hem eski akıl hocasına hem de geçmişine dair anılar eşliğinde eğlenceli, renkli, kıpır kıpır ve heyecan dolu bir Hop-Çiki-Yaya macerasına atılır."  (Kitap Tanıtım Yazısından)

 

Konu zengin, içerik merak uyandırsada bana o denli sürükleyici ve çarpıcı gelmedi Buse Cinayeti. Etkili bir bitiriş üretilememesi, olması gereken çarpıcılıkta bir sonuç getirememesiyle sönük kalmış bir polisiye olarak göründü bana. Travestilerin yaşantısından kesitlerin sos olarak yedirildiği polisiye vasatı aşamamış anlayacağınız. "Yahu Mehmet Murat Somer ne güzel yazıyormuş diğer kitaplarını da okuyayım" duygusu hissetmiyorsunuz örneğin.

 

Rahatça ve sıkılmadan okumak istediğiniz ama çok da bir şey beklemediğiniz bir kitap okumak istiyorsanız Buse Cinayeti size uyar, yoksa vakt kaybetmeyin...

13/5/2008

Uçurtma Avcısı

Kategori: KITAP ve YAYIN

Ezgi AHÇİK

Afgan asıllı Amerikalı yazar Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı (Orijinal adı The Kite Runner) adlı romanı, bir solukta okunacak bir roman. Romanda, hem kişisel bir vicdan muhasebesine hem de Afganistan’ın acılarla ve eksilmelerle yüklü tarihine tanıklık ediyor insan.

 

Geçmiş, çözülmediği, üzerine gidilmediği sürece bir sorun olarak yaşamımızın tam orta yerinde nasıl da durur bazen. Romanın başkahramanı Emir de çocukluğunun hizmetçisi ve arkadaşı Hasan’a ihanet edişini, ne kadar kaçarsa kaçsın, unutamamaktadır. Yaşamı, babasının sevgisini kazanmak için ödediği bir bedelle sakatlanmıştır. Daha doğrusu, bu bedeli Emir için Hasan ödemiştir. Roman boyunca, sevgiyle kıskançlığın harmanlandığı koyu bir geçmişin izlerini ve bununla yüzleşme sürecini okuyoruz, soluk soluğa ve alıp götüren bir akıcılıkla…   

 

Afganistan bize uzak toprak değil kuşkusuz. Doğuya, Müslüman ülkelere has kadercilik, kullanılan ortak kelimeler, ortak gelenekler, siyasi tarihteki kimi benzeşmeler… İnsan ister istemez kendinden bir şeyler buluyor bu romanı okurken.

 

Bununla birlikte, politik açıdan irdelediğimde Uçurtma Avcısı’nın beni rahatsız eden pek çok yönü olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Mesela yoğun bir Amerika sempatisi var romanda. Ruslara ve Taliban’a onca laf edilirken Amerika’ya hiç toz kondurulmuyor. Rus işgali yılları ve Ruslara olan nefret, anlaşılabilir ve haksız da değil. Ama Talibanlı yıllar anlatılırken Amerika’ya hiç değinmemek, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı köktendinciliği palazlandıran ABD’ye bir cümle olsun dokundurmamak, Afganistan ve Orta Doğu coğrafyası üzerinde oynanan oyunlarda ABD’nin rolünü hiçe saymak, dahası Amerika’yı huzur ve kurtuluş kelimeleriyle anmak çoğu yerde bana “pes, bu kadarı da olmaz!” dedirtti. İçimdeki şeytan, “11 Eylül sonrası yazılmış bir Amerikan propagandası olabilir mi?” diye sordu durdu.

 

Diyebilirsiniz ki,  “Bu bir roman ve romanlarda politik tespitler yapmak, tarafgir davranmak zorunluluğu yoktur.” Tamamıyla yanlış bir düşünce de değil. Ama romanda tüm o duygusal, akıcı anlatımın içine “Bu dünyada gerçek erkeklerin sayısı yalnızca üç, Emir… Atak, kurtarıcı Amerika, Britanya ve İsrail… Gerisi… Onlar, dedikoducu kocakarılardan farksız.”gibi diyaloglar konunca ve romanın çok değil, 2003 yılında yazıldığını düşününce, masum bir edebiyat eseri ile karşı karşıya olduğumu düşünmem zorlaşıyor…

 

Afganistan’ın yakın tarihine kısa bir bakış atmak isterseniz, dostluk ve sadakat üzerine naif bir hikaye okumak isterseniz, Uçurtma Avcısı ‘nı okumanızı öneririm.

Yazarı: Halit Hüseyni
Orjinal ismi: The Kite Runner
Çeviren: Püren Özgören
Ülke: A.B.D.
Özgün dili: İngilizce
Dili: Türkçe
Türü: Roman
Yayınevi: Everest Yayınları
Anadilinde basım tarihi: Haziran 2003
Türkçe basım tarihi: Mayıs 2004

29/4/2008

SAFRAN SARI

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

Ezgi AHÇİK

 

İnci Aral’ın renklerle adlandırdığı üçlemesini, Safran Sarı’yı da okuyarak bitirmiş oldum. Yeni yalan zamanlar…

Yeşil, zamanın olmadığı her şeyin birbirine katıldığı bir zaman… Ne de olsa anlatılanlar şizofren bir adamın kaleminden çıkmaydı…

Mor, 24 saate bölünmüş bir zaman ama o 24 saatte kim bilir kaç ömür kaç yıldı anlatılan…

Ve Sarı, Safran Sarı… Artık zaman mevsimlere bölünüyor, tıpkı hayat gibi…

 

Safran Sarı’nın ana teması “geleceksizlik”. Gelecekle ilgili hayallerini kaybetmiş, unutmuş ya da kendilerine gösterilen gelecek neyse ona razı olmuş insanların hikâyesi Safran Sarı. İşinde hızla yükselmiş ama bunu tam olarak hazmedememiş olan ve hala hayata çocukça bir saflıkla bakabilen Volkan, Yeşil’in esas kızı Melike Eda, zehir gibi zekâsına ve yazarlık yeteneğine karşın kendini para karşılığı erkeklerle birlikte olurken buluveren Eylem… Ve bu insanların kesişen yolları…

 

Aslında romanın pek orijinal bir konusu olduğunu söylemek zor. Neredeyse TV dizilerinde işlenen konulardan farksız bir konusu var. İnci Aral’ın kahramanlarını didik didik eden kalemi, romanı sürüklüyor ama. Bu üç kitap içinde en kolay okunanı da Safran Sarı zaten, aynı zamanda en zayıf kalanı da o olmuş bana göre. Bence en özgün ve etkileyici olan, yazarın yeteneğini en fazla konuşturduğu kitap Yeşil’di.     

 

İnci Aral, bir röportajında 80’li yılların 2000’li yıllara oranla daha umut dolu olduğunu söylüyordu. Üçleme de 90’lı yılların ortalarından başlayıp 2007’lere kadar gelerek, yakın tarihimizin bireysel ve toplumsal yaşam üzerinde yarattığı çöküşü anlatıyor. Gelecek umudunu yitirmiş kuşaklar, ilişkilerdeki değer yitimi, tüketim kültürünün ve paranın insan hayatı üzerindeki belirleyiciliği...

 

Doğrusu ben de 80’lerde çocuktum ve 2000’ler için daha farklı bir dünya tahayyülüne sahiptim. Ancak insan umduğu hayatı değil de bulduğu hayatı yaşıyor işte. Dünyanın haline bakınca, umut etmek için bile ne kadar az vaktimizin kaldığını düşünmeden edemiyor insan. Umutsuzluk, kadercilik, eylemsizlik… Sanırım ben İnci Aral romanları için fena bir karakter sayılmam!

20/4/2008

DÜŞÜNMEK TARAF OLMAKTIR!

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

 

Serdar KORDU

 

Son zamanların en dikkat çekici gazetesi Taraf oldu sanırım. Gazeteciliği, köşe yazarları, tutarlı demokratik duruşu ile kendine yer açmayı başardı Taraf. Tabi meyveli agacı taşlarlar, hemen alışılageldiği üzere taraf'ı AKP'li, Fettullahçı, neo liberal göstermekte gecikmedi bir çok çevre.

Gazetenin ne söylediği, olaylar karşısında nasıl tutum aldığı, tutarlılığı, haberlerdeki objektifliği, köşe yazarlarının yorumlarındaki özgünlük ve özgürlüklerine bakmadan yapılan bir çok eleştiri kapladı ortalığı.

Yayın hayatında yeni olmasına rağmen doldurduğu boşluk, sözünü esirgememe cesareti önemsenmeyecek gibi değil. Dağlıca, Newroz olayları, 301, Hrant Dink mahkemesi gibi konularda, AKP ve DTP'nin kapatılmasına karşı geliştirdiği tutumda en tutarlı ve omugalı duruşu sergileyen bu gazetenin mevcut çizgisini sürdürdüğü takdirde kısa zamanda ülke demokrasisine, sola ciddi katkı sağlayacak bir birikim ortaya çıkaracağını düşünüyorum. Keyifle ve şevkle okuduğum Ahmet Altan yazılarının gazeteye rengini veriyor oluşundan büyük bir memnuniyet duyuyorum...

Tüm demokratların bu gazeteye sahip çıkmasını, okumasını öneriyorum... Bakın üstelik sevgili arkadaşımız Selcan da Taraf okuyor, o okuyorsa bir bildiği vardır, okuyalım, okutalım:))

18/4/2008

LAZ KAPİTAL

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

EDİTÖR'DEN

 

Mizah yazarı, senarist Yılmaz Okumuş'un anafikrini 'Karl Marks Trabzon'da doğsaydı'dan alan Laz Kapital adlı kitabı, Marksizm'i Laz mantığıyla yeniden yorumluyor. Kitapta Laz Marks'in yazılarının yanısıra, Feridun Engels, Mustafa Kamil Zorti, Tonyali Hoca ile asistani Süleyman, Dersimli Marks, Hakan Şükür, Mustafa Topaloglu ve Süleyman Demirel gibi otoritelerin Laz Kapital hakkında düşünceleri yer alıyor. Gerçekten takdire şayan bir çalışma. Mizahın nelere kadir olduğunu göstermesi açısından çok güzel. Mizahi yaratıcılığın insanın damağında bıraktığı tad ne hoş. Severek, eğlenerek, öğrenerek okuyacağınızı düşünüyorum. İşte Epsilon Yayınları'ndan 2006 sonlarında çıkan ve ikinci baskısını yapmış olan kitapdan bölümler:


Asıl şimdi başlayi!..
Haçan son zamanlarda kulagima "Laz Marks'un soyledikleri artik hikaye oldi, tarihun soni celdi, ideoloji filan kalmadi..." gibi sozler geliyi...
Ula Petrus tipalari, ula dolar manyaklari, ula pilaza kadavralari, ula sermaye kutavlari, ula pili bitmiş kuresel enteller, ula Amerikan bezleri, ula kilcigina sıctugumun vicdansuzlari, haçan bi pokun bittugi yoktur, asil simdi baslayi... Hatta başladi bile...
Laz Marks

 

Emperyalizum Karşusinda İlk Yariyi Yenuk Kapattuk!
Bizum Sementa Recep vardur, iyi uşaktur. Geçenlerde yekten dedi ki, “Laz Marks emice, sen böyle konişiyisun ama kimsenun daha iyi bir dünya münya ipleduği yok. Nasil olacak bu işler?” Uşağum dedum, mütareke basini gibi konişma, bu sana gösterilen gerçek. Bir de, gerçek olan gerçek var. Körfez Savaşı’ndaki petrole bulanmış karabatağı bile “Saddam yapti” diye yutturdilar size uşağum.
Tamam, kabul etmek lazım, Emperyalizum karşusinda ilk yarıyı yenuk kapattuk.
Şimdi soyunma odasında yaralarumuzi sarayiruz.
Oysa maça, Emperyalizum’i kendi sahasina hapsederek başlamiştuk. Vilademir’un attuği
golle 1-0 öne geçtuk. Derken Mustafa Kemal ilk anti emperyalist kontratakta muhteşem bir
golle farki ikiye çikardi. Emperyalizum, Çinli’nun attuği golle dağilmişti. Kademe anlayişi
kalmamişti, elini kolini sallayan Emperyalizum’un ceza sahasina gireyidi. Cezayirli Ben Bella
4., Vietnamli Ho da 5. goli atmişidi. Efendum hızlı geçeceğum, ilk yarinun sonlarina doğri
sikor 9 - 0 olmişidi. Ama ne oldiysa ondan sonra oldi. Emperyalizum birden 8
yabanciyla oynamaya başladi. Değil 9 kusurli hareket, 99 kusurli hareketi birden yapmaya başladi. Ne FİFA’yi ne de UEFA’yi dinleyidi. Uşaklarun suratina taban girmek mi istersun, yerde yatana kramponiyla basmak mi?.. Her türlü pisluk bunlarda. Maçun hakemine bakayiruz, müdahale etsun diye. Orali bile değil. “Ben bir şey görmedum” deyi. Sanırum Cem Papila’nun dedesiydi.
Neyse, ilk yariyi 17 – 9 yenuk kapaduk ve sürünerek soyinma odasina girduk. Herçes yerlerde, inleyen inleyene. Bazilarumuz, “2. yariya çikmayalum, bu Emperyalizum bizi kovaya çevirecek”, “Büyüklüğünü kabul edup secdeye varalum, elini öpelum. Belki bize aciyup birkaç gol eksuk atar, belki bizi aralarina alurlar” deyi. Ula bu kadar büyütmeyun cözünüzde da!.. Bunlarun bilduği tek şey silah sanayidur. Kuçucuk bir Katrina Kasırgasıyla eli ayağina dolandi. Bütün askerlerini dünyayi işgal etmek içun dört bir yana gönderduği içun, yaralilari kurtaracak helikopter bile bulamadi.
Unutmayun, “Emperyalizum uçmaz, medyadaki müritleri uçurur”
Şimdi ikinci yariya çikacağuz. Ara tiransferde kadroya Çavez’i ve Maradona’yi da kattuk. Kadromuz fena değildur, yürekten oynarsak bunlarla başa çikabiluruz. Ula biraz Çanakkale’yi, Settülbahir’i hatırlayun ula. İstersenuz sahaya Bandırma adlı bir vapurla çikun.
Baktum bizum Sementa Recep’un yüzi güleyi, “Ne cüzel anlattun Laz Marks emice…” dedi.
Eşşeğun önde gideni, maç kurgusuyla anlatmasaydum dinlemezdun ama.
..Tum Dunya halklariyla Lazlar kardestur.

 

Meta
Kapitalizum uretilen herseyi degisume sokup mallasturur, metalasturur. Resim, edebiyat, muzik, guzelluk alinup satilan bir metadur. Bizzat insanlarun kendileri meta haline gelmistur.


Bizum Kivirzivir Resul böyle deduğimi duymiş hemen alelacele Tirabizon Sigorta Hastanesi’ne gidup bir film çekturmiş.

Filmi gösterup “Laz Mark emice, hani meta haline celmiştuk, hiçbir tarafumda meta filan çikmadi. Korkuttun beni.” deyi. Ula koyayim o kafaya bi odun. Hazir gitmişken bir tane de beyin filmi çektursaydun bari.

İki uci metali deynek
Efendum meta iki yönlidur. Kullanum değeri ve değişum değeri vardur. Baluk Pazari’nun orada bizum uşaklari bir araya toplayup buni örneklerle açuklamak istedum. Foter Osman’i koni mankeni yaptum. Ula Foter Osman, 20 kilo hamsin var tamam mi? Tamam Laz marks emice. “Şimdi buni 20 metre kumaşla değişturmek isteyisun.” Ula bu dingil tutturdi “Ben değişturmem, hamsimi kimseye vermem” Ula eşşeğun önde gideni, haburaya size Laz Kapital’un can damari olan bir koniyi, değişum değerini açuklayacağum, bu tutturmiş değişturmem diye. Bizum örnek yatti tabi. Keşke hamsi örneği vermeseydum.

Laz Kapital’un dili
Pazar ekonomisinun kategorilerinun hepsi, sanki insan ilişkilerinun doğal temelleriymiş gibi sorgulanmaksizun kabul edilmiş cörünürler. Meta, para, ucret, sermaye, kâr, ve benzeri kavramlar, insanlarun anlamaduklari ve kontrollerinde olmayan ekonomik bir surecin kafalardaki yari - mistik yansimalaridur. Bunlari deşifre etmek içun mükemmel bir bilimsel analiz zorunludur deyup Laz Kapital’i yazdum. Fakat kullanduğum dil günlük dilden uzak ve ekonomik terimlerle doli ağir bir dil oldi. Şimdi bizum uşaklar önümi kesup “Laz Marks emice, bir iki kere Laz Kapital’i okumaya kalktuk, beynumuz duman oldi. Haboyle tek satirluk cümlelerle, bir sipor yazarinun sadeluğiyle anlatamaz misun?” deyiler. Ula o daha zordur. Ziya Şencül ve Kazim Kanat gibi yazmaya kalkarsam benum beynum duman olur. En eyisi bilenler bilmeyenlere anlatsun uşağum.

Baluk ve hamsi paradoksi
Efendum bizum uşaklara sinirlenince metanun değişum ve kullanum değerini anlatamadum. Gene 20 kilo hamsiyi örnek vereceğum, fakat bu sefer Foter Osman denen bilim düşmani ve hamsi manyaği yoktur örneğumuzde.

20 kilo hamsiyi oturup afiyetle yersanuz bu metanun kullanum değeridur. Yok eğer “Cötümde donum yok, hamsi yemek benum neyume?” deyup 20 kilo hamsiyi 20 metre kumaşla değişturursanuz bu da metanun değişum değerini oluşturur. Eğer 20 kilo balukla… özür dilerum hamsiyle, 20 metre kumaşi değişturebileyisan bunun sebebi şudur; “meta”nun içinde donmiş emek vardur. İdris uşağum, derin donduriciya koymana gerek yok, kendi içinde vardur zaten. 20 kilo hamsi yakalamak içun ne kadar balukçi Cemal emeği (insan emeği) gerekiyisa, 20 metre kumaşun üretimi içun da ayni miktar emek gereklidur.

Demek ki değerun özi insan evladinun emeğidur. Emeğun miktari değerun miktarini tayin eder. 12 saatluk bir işle üretilen değer, 6 saatte üretilen değerun iki mislidur.
Şimdi diyebilursunuz ki, “Bulaşuk Ahmet’un eli yavaştur, ağir iş çikarur... Bu tembel tenekenun 12 saatiyle Netceğuk Hasan’un 12 saati ayni midur?” Değildur. Bizum ölçi alduğumuz Ahmet – Mehmet – Nobre gibi işini hile hurdayla yapanlar değildur. Ortalama bir iştur. Bu iş daima eşittur ve buna sosyal iş denur.

Kapitalizum ve Hopdeduks
Efendum tahmin edeceğunuz gibi, metayla - metayi değişturmek içun 20 kilo hamsiyi sirtuna vurup, çarşu pazar gezinmek berbat bir iştur. Haydi 20 kilo hamsiyi taşidun, ya 20 tane beyuk kütüğün varsa. Ula kütüğü nasil taşiyacaksun? Kütüğün değişim değerini hayata geçurmek, Asteruks ve Hopdeduks dişindaki insan evladi içun imkansuzdur. Uzatmiyayim, soninda bütün metalarun yerine geçecek ortak bir değişum değeri bulundi; para. Böylece o zamana kadar sirtinda 20 kilo hamsiyle, 40 kilo tuzla gezinmekte olan insanluk beyuk bir zahmetten kurtulmiştur. Bakunuz, bel ve sirt ağrilari, disk kaymasi paranun bulunmasindan sonra giderek azalmiştur. Ta ki hali saha denen lanet buluşa kadar.

Hali Saha Manifestosi
Hali saha deyince burada bir paragraf açacağum. Bu melun icat, kapitalizumun insan evladinun başina sarduği en beyuk belalardan biridur. Geçen gün gençluğumde epey bir top oynaduğumi (sol açuk) bilen bizum Sementa Recep “Laz Marks emice bu hafta hali saha maçumuz var, sen da gelsana” dedi. Ula etma uşağum, bu yaştan sonra ne hali sahasi derken bir baktum sahadayim. Uşaklar genç ama benum da beynum genç. Fakat topa beynunle vuramayisun tabi. Beynun sana röveşata yapmani emredeyi, fakat vücut hali sahanun kafeteryasinda oturup çay içmekten yana. Teori ve pratik arasinda bu kadar gidup gelince olan oldi. “Kitirt!” diye bir ses duydum. Belumun röntgenine bakan doktora, “röveşata yapmaya kalktum” demedum tabi.

Doktor uşak da kitaplarumi okumiş, bana sevgi ve saygi duyan bir kardeşumuz. Çay toplarken oldi dedum. Fakat betonun üzerine incecuk halifleksi atup “Sportmen Hali Saha Tesisleri” yazan zihniyetun peşini birakmayacağum. Laz Kapital’den sonraki en kapsamli eserum olacak olan Hali Saha 1, Hali Saha 2, Hali Saha 3 adli kitaplarumda bu aldatmacayi en ince ayrintisina kadar anlatup, kapitalist zihniyetun ipluğuni bir kez daha pazara çikaracağum.
En devrimci eylem doğriyi söylemektur.

Yalan soyleyen Fenerli olsun.

17/4/2008

“Kayıp Romanlar”, Aşkın ve Devrimin Yaşı Olur mu?

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

Ezgi AHÇİK

 

Vedat Türkali, edebiyatımızda politik roman geleneğinin en önemli isimlerinden biri kuşkusuz. Yıllar evvel Bir Gün Tek Başına’yı okumuştum. Neredeyse okuyan herkesin yere göğe koyamadığı bu kitap, beni o kadar da etkilememişti. Düzenin içinde çürümekte olan Kenan karakteri bir gün Günsel adlı devrimci kızla karşılaşıyor ve hayatını yeniden sorgulamaya başlıyordu… Kenan’ın eşi (Nermin miydi adı?) ve Günsel, düzen ile devrim ideallerinin simgelendiği iki kadındı Türkali’nin anlatımında. Bir Gün Tek Başına’dan sonra Türkali’nin başka kitabını okuyamadım. Bunca yıl sonra yeniden bir Vedat Türkali romanını, Kayıp Romanlar’ı elime aldığımda, onunla yeniden tanışmak duygusu vardı içimde, merak ediyordum ilk roman ve son roman arasında kat edilen yolları…

 

Daha ilk sayfayı okurken fark ettim ki Kayıp Romanlar, aslında Türkali’nin okumadığım Güven adlı romanı ile ilintili ama tam olarak bir devam romanı değil. Tahmin edeceğiniz gibi Türkiye’nin yakın tarihi, ama özellikle de Türk solunun tarihi üzerine bir roman. Romanın konusu ise kısaca şöyle özetlenebilir: Doktor Nahit, yıllarca yurt dışında, sürgünde yaşamış eski bir TKP’lidir. 70’li yaşlarının sonuna doğru ülkeye geri döner. Yurtdışında düzenledikleri çeşitli sosyal ve kültürel etkinliklerden elinde kalan yüklüce bir para vardır ve parayı verecek devrimci bir oluşum aramaktadır. Bu arada, 28 yaşlarını süren Esme ile karşılaşır ve aralarında çatışmalı bir aşk hikâyesi başlayıverir…

 

80’e merdiven dayamış bir adamla 28 yaşındaki bir kadının aşkı, oldukça “uç” bir aşk hikâyesi. Üstelik bu aşk, öyle salt duygusal boyutuyla değil, yoğun cinselliği ile birlikte veriliyor romanda. Ancak sayfalarda ilerledikçe, insan bu durumu daha olağan karşılamaya başlıyor. Romanın sonunda ise gözyaşlarınıza hâkim olamayabilirsiniz… Gerçekten de aşkın bin bir çeşidi var;  aşkın ne yaşı ne de kuralları var… Basmakalıp ilişkiler yaşayıp da birbirine “aşkım” diye seslenen onca insanın yanında Esme ile Doktor Nahit’in aşkı daha anlaşılabilir bir aşk bence. 

 

Kayıp Romanlar, sol üzerine ilginç ve önemli tespitlerin yapıldığı bir roman aynı zamanda. Romanı okurken, Türkali’nin pek çok konuda sergilediği “özgürlükçü sol” fikirlere katılmamak imkânsız. Geçmişle sürekli bir muhasebe var romanda. Özellikle Kürt sorunu ve Ermeni sorunu üzerinde ısrarla duruluyor romandaki tartışma ve monologlarda. Bu da Türkçe edebiyatta pek rastladığımız bir yaklaşım değil ne yazık ki. Ayrıca, Esme karakteri ile feminizmin sol ile hesaplaşmasına da tanık oluyoruz. Bu da Bir Gün Tek Başına’nın yazarının geçirdiği kayda değer bir dönüşüm olarak yer ediyor benim içimde. Darısı diğer solcuların başına, diyelim…

 

Romanın bazı olumsuzlukları da var kuşkusuz. Özellikle Doktor Nahit’in iç sesiyle anlatılıyor oluşu, romanı uzun bir monolog havasına sokuyor yer yer. Ayrıca günlük yaşamın gereksiz ayrıntılandırılması ve sık sık tekrarlara gidilmesi de okumayı zaman zaman sıkıcı hale getiriyor. Bir de Esme’nin çokbilmiş halleri olmasa roman daha sahici duracak sanki. Ama bütün bunların yanında, öyle güzel İstanbul tasvirleri var ki insanın dışarı çıkıp dolaşası geliyor.

 

Her şey bir yana, yeniden Vedat Türkali okumak, onun gibi bir çınarın gözüyle günümüz soluna ve sorunlarına bakmak, gerçekten bana iyi geldi. “Aşka ve devrime dair söylenecek daha çok şey var!” diyenlere şiddetle tavsiye ederim…

 

5/4/2008

"Karakteriniz Kaderinizdir"

Kategori: KITAP ve YAYIN

 

Serdar KORDU

Russel Gough, "Karakteriniz Kaderinizdir" adlı kitabında diyor ki: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır." Eskiden bilgisizlikle, cahillikle, eğitimsizlikle ilişkilendirip yaşanan bir çok şeyi açıklayabilme ve bağlandılandırma şansımız vardı. Fakat asıl çirkinliklerin ve yalan-dolanların eğitimli, bilgili olan, meslek guruplarına dahil insanlardan geldiği 21. yüzyıl dünyasına cevap olabilir mi Russel'den aktardıklarım.

Sağlam bir dünya görüşü, temelli bir karekter yapısı, güçlü bir ahlakı yaşamının ilk yıllarından itibaren örülememiş bir bireyin gidişatı ne olabilir?

Eğer karakter oluşmamışsa tahsil işe yaramıyor. Bilgi, günlük yaşamdaki karşılığı teknik bir veri olmaktan öteye gidemiyor. Mevki, makam, para var ama insanlığı yok diyeceğimiz kişilikler çoğalıyor. Birilerini hakir görüp aşağılamakla yükseleceklerini zanneden tahsilli gençlerle dolu ortalık... O yüzden Roosevelt demiş ki:"Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmaktır."

Konu katman katman açılıyor zihnimde.

Tutarlılık, maddi çıkarını bir yana bırakabilen erdemli durabilme gücü.

Yaşam felsefesi ile yaşam arasındaki denge.

Toplumsal yaşamın şekillendirdiği paylaşımcı, çalışkan, duyarlı bireyler.

Zamanı yakalayabilen tutarlılığın, yenilikçi ahlakı peşinde bir dünya düşlemek...

« Önceki


*************************
  • Arkadaş Evi Bülteni Bloğuna çalışmalarını yollamak, paylaşmak isteyen tüm arkadaşlar, serdark99@yahoo. com yada arkadasevi@yahoo. com adresinden bize ulaşabilirler.





*************************




*************************

  • AKILLI İNSAN, DÜŞÜNDÜĞÜ HERŞEYİ SÖYLEMEZ; AMA HER SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜR. Aristoteles


  • AKILLI KONUŞUR, ÇÜNKÜ SÖYLEMEK İSTEDİKLERİ VARDIR; APTAL KONUŞUR, ÇÜNKÜ KENDİSİNİN BİR ŞEYLER SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUNU SANIR. Platon


  • İNSANLARA YAPILACAK EN BÜYÜK İYİLİK, ONLARA AKILLARINI KULLANMAYI ÖĞRETMEKTİR. Molliere

  • AŞK KÖPRÜ KURMAKTIR. İNSANLAR KÖPRÜ KURACAKLARINA DUVAR ÖRDÜKLERİ İÇİN YALNIZ KALIRLAR. Newton


  • Düşüncelerini tam ve yerinde kelimelerle ifade edemeyen insan, yanlış tartılarla tam iş görmeye çalışan satıcıya benzer. GOETHE


  • Adalet her şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletsizlik ise dikene su vermektir, güle zulmetmektir. MEVLANA.


  • İnsan düşleri kadar özgürdür. CURT COBAİN



*************************
1
3

5
7

14

15

16

17

IMG_0746.JPG

IMG_0732.JPG

20

6

8
4

2




.: Gazeteler :.

Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Gözcü
Akşam Zaman Posta
Sitene Ekle

Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!