Google


GEZI-SEHIR - Arkadas Evi Bülteni, Üretenlerin Ve Paylaşanların Adresi - Blogcu



Arkadas Evi Bülteni, Üretenlerin Ve Paylaşanların Adresi

10/8/2009

YÜRÜ KULUM

Kategori: GEZI-SEHIR




Serdar KORDU

Son günlerde çiçek gibiyim.

İstanbul dışına bir taştım pir taştım.

Bu defa çadırı almadım. Ver elini pansiyon, ver elini otel geziyorum.

Perspektifim şu: Hergün başka bir yer, hergün başka mekan!

Bu maili tam pansiyona dahil internet kafede yazıyorum mesela. Konsept o biçim. Herşey dahil de yok yok.

Havuzu değil denizi, güneşi değil ağaç altını tercih ediyorum.
Açık büfe diye yeme içmeye vermek yok kendini. Zira yaşlanıyoruz forma dikkat etmek lazım.

Assos, enez, avşa derken egeye doğru dayanmıştım ki, Nadire yarın Malatya'dan gelecek onu alacağım otogardan.

Geceyarısı İstanbuldayım yani.

Zaten hafta sonu İran'dan Marjan, Danimarka'dan Gül geliyor. Bizde kalcaklar bir kaç gün, gezeceğiz yine. Bakarsın Didim'e doğru peşlerine takılırım onların.

Ağustos sonu da plan önceden mevcut zaten şimdi yazıp sizleri iyice üzmeyeyim. Biyerleriniz çatlar:)))

Cillop gibi fotolar pek yakında...

16/5/2009

Ayağımı çimene bastığımın resmidir!

Kategori: GEZI-SEHIR

Serdar KORDU

Bu sayfada çimenlere ayağımı bastığımın yani sezonu açtığımın resmi plarak ektiğim fotoğrafı görecektiniz ama olmadı. Fotoğrafı yükleyemeyince kelimelerle mevzuuyu anlatmak zorundayım şimdi.

Günleden 15 Mayıs Cuma, hava harika, sıcaklar kendini göstermiş nihayet. Attım kendimi Fındıklı parkına, bir çay söyledim seyyar caycıya, uzandım ağaç gölgesine, çıkardım ayakkabılarımı ve verdim elektiriği çayır çimene.

1 Saat kadar gazete okuyup, yarım saat kadar da kestirdikten sonra mutlu bir sarhoşlukla denizle vedalaşıp, Tophane'den Kumbaracı Yokuşu'na girdim ve soluğu İstiklal'de aldım.

Bu bir kaç saatlik macerayla kamp sezonunu açmış oldum.

Halkımıza duyurulur...

25/4/2009

SEVDİĞİM GÜZERGAHLAR

Kategori: GEZI-SEHIR





Serdar KORDU

Sevdiğim güzergahların fotoğraflarını yükleyemedim bir türlü.
Durmadan sorun çıkarıyor bloğun fotoğraf yükleme bölümü.
Ben de kendi çektiğim fotoğraflar yerine bulduğum bazı fotoğrafları paylaşmak istedim sizlerle.
Sevdiğim yerlerin, güzergahların fotoğraflarından...






20/4/2009

ÜÇ GÜZERGAH

Kategori: GEZI-SEHIR

Serdar KORDU

Üç popüler güzergahım var İstanbul'da. Her defasında yürümeyi zevk ve keyif saydığım bu üç güzergahı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Fotoğrafları da var -çeşitli vesilelerle çektiğim- bu üç güzergahın ama blogcu'da fotoğraf yükleme sorunu var uğraştım yükleyemedim az önce.

Güzergahlardan birisi Yedikule-Taksim hattı.

İkincisi ,Taksim-Galata Meydanı arası, İstklal Caddesi ve Galata'ya devamı yani.

Üçüncüsü, Taksim-Gümüşsuyu- Beşiktaş hattı.


Kuşkusuz Ortaköy-Sarıyer sahil hattı, Avcılar-Küçük Çekmece  sahil boyu da az güzellikle değil ama benim favorim bu ilk üç hat...

Haftanın en az dört günü Yedikule'den Koca Mustafa Paşa'ya kadar yürüyorum. Eğer Nadire ile beraber çıkmışsam direk düz yoldan, tek çıkmışsam çocukluğumun geçtiği kimi sokaklara dalarak, bir çok farklı yoldan Koca Mustafa Paşa Taksim(35C) otobüs durağına geliyorum. Şimdi işlevsiz hale gelmiş çeşmelerden, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap binalardan ve arkadaşlarımın olduğu yerlerden bir iç tebessümüyle geçiyorum; bir parça burukluk da hissederek.

K. M. Paşa'dan otobüse bindiğimde Cerrah Paşa ve Yusufpaşa durakları hemencecik geçiveriyor. Amma paşalar diyarıymış buralar diyorum.

Sonra Haşim İşcan Geçidi ve muhteşem Saraçhane surları yükseliveriyor önümde. Unkapanı Köprüsü ve Haliç manzarasıyla zirveye çıkıyor göz banyosu.
Şişhane ve Tarlabaşı Bulvarı'nın tarihi dokusu ve Taksim Meydanın'nın hareketli, ışıldayan ferahlığı ile memleketime gelmiş olmanın rahatlığına erişiyorum.

İstiklal Caddesi'ni ve Beşiktaş yolunu da fotoğrafları yükleyebilince anlatacağım...

27/2/2009

DÜNYA KÜÇÜKTÜR!

Kategori: GEZI-SEHIR



Serdar KORDU

Son bir kaç gündür Güllücan İstanbul'da. Yanında iki İran'lı arkadaşı Beyoğlu'nun tadını çıkarıyorlar. Ben de zaman zaman onlara eşlik ediyorum tabi... 

Bir akşam buluşmamızda güne tavla oynayarak başlıyoruz, Mercan'ı yeniyorum ama Nergis-Mercan ve Gül'ün ittifakında oynadığımız maçta Gül'e yeniliyorum. Geçen defa fena yendiğim Gül'ün yüzünde güller açıyor, keyfi gıcır.

Beyoğlu ziyaretlerinin şaşmaz duraklarından Medi Şark Sofrası'nda kebaplarımızı bir güzel yedikten ve üzerine kaçak çayımızı içtikten sonra soluğu İstiklal'de alıyoruz. Mercan biraz soğuk almış o nedenle hemen sıcak bir yer arıyoruz.

Yolda Nadire'de katılıyor bize. Nadire'nin aklına Araf geliyor, kapıda bakıyoruz canlı müzik de varmış, Roman havaları...

İçeri dalıyoruz. Gelsin şaraplar gitsin biralar, sahneye atlıyoruz, kendimizi bırakıyoruz. Saatin 3 olduğunu anlamamız dışarı çıktığımızda mümkün oluyor.

Gül oynamaktan yanlarım ağrıdı diyor, Nadire birakaç gündür tutulmuş olan boynuna bu oynamanın iyi gelip gelmediğini anlamaya çalışıyor, hep beraber Mercan'ı övüyoruz, o ne kıvırmaydı öyle...

Dünya küçük işte. Danimarka'dan, İran'dan gel Türkiye'de, İstanbul'da Beyoğlu'nda Serdar ve Nadire ile göbek at..

En güzel göbekler henüz atmadıklarımız...


13/8/2008

TATİLDE

Kategori: GEZI-SEHIR



Serdar KORDU

İki haftalık Ege tatiline neler sığdırabilir insan?
Tatil insana neler öğretir?
Tatilde ya iyi arkadaş olduğunuzu anlarsınız yada dostluğunuz biter derler.
Bizimkisi bitmedi, hatta çoğaldı.
Aziz'in Faruk Şen adında bir sırdaşı olduğunu, başı sıkıştıkça ona başvurup ondan akıl aldığını öğrendik mesela.
Ege'de Söğüt diye bir bölge bulunduğunu ve oldukça havadar bir yer olduğunu keşfettik yine Aziz sayesinde.
Bıra Aziz hakkaten başka boyutların adamı.

Dahası mı?
Kızartma ekmek ve peynir konusundaki hassasiyetimin ne derece yakıcı bir pozisyonda seytettiğini bir kaç kahvaltıda bizzat seyretti arkadaşlar. (Rivayete göre Aziz Almanya'dan bana ekmek kızartma makinesi bakıyormuş...)

Yani insan Ildırı'ya, Kuaşadası'na, Urla'ya, Efes'e, Şirince'ye, Karaburun'a giderde bunları mı anlatır diyorsanız gerçekliğimiz bu naapiim. Efes harabelerinde, Almanya'dan gelmiş Sarız'lı Aziz'in "maalan bakır leleé" diye türkü okuyarak binlerce yıllık tarihi kalıntılarda dolaşması daha ilginç değil mi sizce de?

Kuşadası'ndaki MayFlower adlı ultra otantik, very fantastik bar-restaurant şokunu hala üzerimden atabilmiş değilim. Kimliğim erozyona uğradı.  
Gerçi tarif edebilmek imkansız ama yine de deneyeyim, gözünüzde canlandırın, bir sürü turistin oturduğu masalarla çevrili barın girişinde -ki bu giriş işlek yolun hemen üzerinde- turuncu üniformalı garsonlar bir yandan servis yapıyor bir yandan müşterilerden makas alıyor, bir yandan da halay çekiyor, ama ne halay en afiillisinden...   Yani kara mizahın böyle canlısına şahit olduktan sonra Kuşadası ağzıyla kuş tutsa bitti bizim için.  

Valla ben bu tatilde bütün bildiklerimi yeniden gözden geçirdim. Ezberim bozuldu. Bugüne kadar yaşamış olduklarımın hiçbişey olmadığını, devede kulak misali kaldığını, ulaşılması gereken farklı boyutlar olduğunu keşfettim.
Öğrenmenin yaşı yok derler de dudak bükerdim...
Mesela "şansss" faktörü üzerine kafa yoruyorum son sıralar. Şans denilen olgunun altında yatan çapanoğlunu bi çözebilsem anında sizlerle paylaşacağım...

Aşağıda tatilden çeşitli kareler var, merak edersiniz diye aktardım, zira bu yazının sizi kesmeyeceğini tahmin ediyorum. Yalnız fotoğrafların çoğunda neden Aziz var diye soracaksanız hemen belirtiyim fotoğraflarda şapkalı olan şahıs Faruk Şen, gördüğünüz gibi aptes alıyor, tuhaf şekillerde esniyor. Diğer şapkasız arkadaş Aziz, yani bildiğiniz Aziz, peşinen bilgilendireyim.

Üstte yeralan ve daha Faruk şen ortaya çıkmamışken Aziz de herkes gibi su içip soda ile rahatlamaya çalışıyordu.  Fakat ne olduysa tatilde oldu, sanırım sıcaklar içerde saklı bulunan değişik bir kişiyi ortaya çıkardı.

Neyseki, en sondaki fotoda görüldüğü üzere Karaburun hatırası şeklinde çektirdiğimiz fotoğrafla Aziz geri döndü. Bu fotolar arasındaki zaman diliminde yanımızda sık sık Faruk Şen vardı. Valla bayaa matrak bi çocuk, tatilimizi oldukça renklendirdi, sanıyorum bundan sonra kendisiyle epey bir mesai harcayacağız...








9/8/2008

KARADENİZ TURU

Kategori: GEZI-SEHIR



Selcan ÖZOĞUL

Hani insan bildiğini başkalarına da anlatmalı, gördüğü güzellikleri dostlarına da tavsiye etmeli diye düşünürüz ya,  ben de bu  niyetle Karadeniz’de geçirdiğim bir haftayı fotoğraflar yardımıyla biraz olsun anlatmaya hevesliyim sizlere.

On beş saatlik yorucu yolculuğun sonunda uzun zamandır görmeyi çok istediğim  Karadeniz bölgesindeyim nihayet.Hemen belirtmeliyim ki bölgeye ilk defa gelen biriyseniz, vaktiniz ve de otobüs yolculuklarından çok fazla şikayetiniz yoksa, otobüsü tercih edin derim. Çünkü yol sahil şeridince devam ediyor.Bir tarafınızda denizi diğer tarafınızda da yemyeşil Karadeniz dağlarını, tepelerini seyrediyorsunuz.

 

Arkamda gördüğünüz tabela Giresun’un ilçesi Bulancak’a bağlı köyleri Yeşilköy ve Ataköy’ü göstermektedir. Köyün içlerine doğru ilerliyoruz. Hava biraz kapalı. Burası Karadeniz diyorlar bilenler, havanın ne olacağı hiç belli olmaz, saati saatine, günü gününe uymaz.



Arkadaşlar bu görüntünün İstanbul’daki Yeşilköy ve Ataköy’le bir benzerliği var mı sizce? İstanbul’da yaşayan arkadaşlarıma buradan sormak isterim. Aynı ismi taşıyan bu yerleşim yerlerinin adını mı değiştirsek yoksa görüntüleri aynı yapmak için mi uğraşsak, hangisi daha kolay olur acaba? Fotoğraftaki şaşırmış ifadem çekildiği sıralarda bu meseleyi düşünüyor olmalıyım  sanırım.

 



Bu fotoğrafta  görünen ev ne kadar hayret verici değil mi?  Gözün görebildiği alan içerisinde ikinci bir ev yok. Bu evi buraya nasıl yapmışlar, burada oturan insanlar buraya nasıl gelir gider, ne yer ne içerler, kiminle konuşurlar diye kendi kendine sormadan duramıyor insan. Bu görüntünün örneği o kadar çok var ki bölgede.  Gezdiğimiz köylerden birinde bu yalnız ev olma halini köylü kadınlardan birine sordum. Burada komşusuz canınız sıkılmıyor mu? dedim. Köylü kadın benim onlara şaşırmamdan daha çok, benim soruma şaşırmış gibi baktı ve verdi cevabını: Benim sıkılmaya hiç vaktim olmuyor, çünkü ekmeğimi, yağımı, peynirimi kendim yapıp, sebzemi, meyvemi kendim yetiştiriyorum dedi.

Teknolojinin insanoğluna sağladığı fayda ve kolaylıklara kimsenin diyeceği yok elbetteki. Ama bazen onları tümüyle hayatımızdan çıkarabildiğimiz dakikalarımızda mutlak olmalı derim. Tıpkı bu karede olduğu gibi. Çok güzel akan bir dere.iki tarafı gözün alabildiğine yeşillik. Sadece suyun sesinin duyulduğu sessizlik. Sadece insanların yürüyerek geçebileceği bir köprü. Sizce de aracımız “bana burada yer yok” der gibi köprünün başında bakmıyor mu bize?



Altını çizmeden geçemeyeceğim bir konuda Karadeniz yemekleri. Ağırlık yeşillik tüketiliyor.

Tam bana göre. Doğal, taze, sağlıklı. Gezi boyunca bölgeye ait yiyebileceğim ne varsa yedim, hiçbirini geri çevirmedim. Hepsi birbirinden güzeldi. E bu kadar sağlıklı beslenince insanın sağlıklı, zinde, güçlü olmaması mümkün mü? İnanmazsınız bir hafta içinde gücüm kuvvetim yerine geldi. Yapabildiklerime ben bile şaşırdım. Fotoğrafta görüldüğü gibi bir ağacı kökünden devirebilecek kadar güçlendim.. Yaptığıma  bir anlam veremedim sonrasında, ağacı kökünden niye devirdim diye hayıflandım kendimce. Güç iyi birşeydir ama nerede kullandığında önemlidir çıkarımı geliverdi aklıma. 


Gezi sonunda vardığım sonuç şuydu. Tatil ezberimi bozup Antalya bölgesine gitmek  yerine, doğru kararı vererek buralara gelme işini ertelememekle çok iyi yapmış olduğumdu. Kendimi dinlenmiş, huzur bulmuş, sağlıklı beslenmiş hissetmek çok güzeldi. Yaşadığımız coğrafyanın bir başka kültürünü yerinde tanımaya çalışmak iyi bir deneyim oldu benim için. İlk fırsatta bir daha gideceğimden eminim. Sizlere kesinlikle tavsiye ederim.

 

10/7/2008

Vaziyetim budur!

Kategori: GEZI-SEHIR



Serdar KORDU

Arkadaş evi güncesine diyeceğim iki şey var ki durumuma dair:
1- Blogcu'nun hantallığı filan bahane yazı giremememin nedeni Küba'da olmamdır.
2- Durumum fotoğrafta görüldüğü üzeredir, vaziyetim budur!
Hürmetler!

3/4/2008

Bülbül 'İlle de Vatanım' Der mi?

Kategori: GEZI-SEHIR

Fatma DÜNDAR

 


İngiltere'de yazmaya ilk başladığım günlerde sözverdiğim bir yazı vardı. Bu günlere kadar kaldığı için, ilk gözlem ve kıyaslamaların tazeliğini ne kadar yansıtır bilmiyorum.

İngiltere'deki yaşamla Türkiye’deki yaşamın kıyaslanmasıydı konu. Tam maddeleyecektim ki bir de baktım ne yazacaksam İngiltere'nin lehine olacak. Kıyaslamamak daha iyi gibi. Vatandaşına değer veren ve bunu hemen her uygulamasında gösteren sosyal bir devletle Türkiye’yi kıyaslamak... Türkiye daha baştan kaybediyor.

Sonra, ‘niye severiz bir ülkeyi?’ sorusu takılıyor aklıma. Milliyet gibi bir derdim olmadığı için de yanıt vermekte zorlanıyorum. Sonra, bu ülkeye ilk taşındığım zamanlarda aklımdan geçen şeyi hatırlıyorum: ‘Ailem ve arkadaşlarım da burada olsaydı, hiç şikayet etmeden yaşanacak ülke gerçekten de...’

Bunu; babasıyla, evsahipleriyle, emlakçılarıyla, iş arkadaşlarıyla, gelenek ve görenekleriyle, devlet memurlarıyla cebelleşerek hayatının önemli bir kısmını harcamanın yorgunu olan ben düşünmüştüm o zaman.
Ne görmüştüm burada, ilk geldiğimde?
Şehirleri bile yemyeşil olan bir ülke, düzenli ve zevkli bir şehirleşme, hayatın temel gereksinimleri için yaşama aşamasını çoktan aşmış, sosyalleşme ve zevk kısmına geçen insanların yüzlerindeki rahatlık, tıkır tıkır işleyen bir sosyal devlet sistemi ki bunları uzun iki paragraf şeklinde şöyle detaylandırabilirim:

Ücretsiz sağlık hizmetleri; gerçek anlamda ücretsiz temel eğitim; bebekli kadınların, fiziksel engellilerin ve yaşlıların hayata dahil ediliş oranı ve bunun sistematize edilmesi; polisin silah taşımaması; insanların konuşma içinde sürekli teşekkür edip ‘lütfen’ demesi; evlerde ve mutfaklardaki yemek ve yol harita kitaplarının çokluğu; kadınların hayata doğal şekilde dahil olup erkeklerle eşit olmaları; çocukların kendilerine olan güvenleri; ev hayvanlarının (özellikle kedi ve köpeklerin) çokluğu;

erkeklerin yemek yapabiliyor olmasının bir meziyet olarak görülmesi; ev işlerinin ve çocuk bakımının kadın ve erkek tarafından paylaşılması; yemek pişirmenin ve yemenin zevke dönüşmesi; gençlerin 16-17 yaşına gelir gelmez ailelerinden ayrı bir eve çıkmalarının kolaylığı ve bunun için ailelerinden ve devletten destek almaları; çocuklarını yalnız başına yetiştirmek durumunda kalan anne yada babaya verilen devlet desteği; mücevher gibi korunan tarihi eserler, ulusal ve kültürel değerler; evlerin iki katlı ve bahçeli olması...

Yol kenarlarındaki, parklardaki yeşil alanları gördükçe ‘Türkiye’de olsa piknik yapan ailelerle dolup taşardı buralar’ diye düşünmekten alamamıştım kendimi uzun süre bir de.

Şimdi, ülkenin güzel kasabalarından birinde, güzel bir doğanın ortasında, iş konusunda pek de içaçıcı bir gelişme kaydedememiş, eşi İngiliz, çevresinde kendi dilini konuşan biri olmayan birisi olarak bu soruyu kendime yeniden sorsam yanıtım ne olur...

Aynısı olurdu: Ailem ve arkadaşlarım da burada olsaydı, yaşanacak ülke.

Bu noktadan yola çıkarak, eşleri Türkiyeli olmayan Türkiyeliler’in neden bir gün ülkelerine dönme hayali kurdukları daha kolay anlaşılır zannımca. Çünkü siz başka ülkelere göçmüş olsanız da sizi siz yapan etkenler arkanızda bıraktığınız ülkede kalmıştır. Arkadaşlar, kardeşler, yeğenler, anne-baba ve belki yakın akrabalar. Bir hayatın büyük bir parçası yani. O parça, geri dönmek için planlar yaptıracaktır hep.

Burada tanıdığım bir kaç İtalyan ve Yunanistanlı yaşlı kadın var. Çocukları büyümüş, hayata atılmış, eşleri ölmüş ama onlar dönmemişler ülkelerine. Savaş zamanı tanışmışlar eşleriyle ve sanırım arkada bırakıp geldikleri pek kimse yokmuş o dönem. Bu nedenle, ülkelerine dönmeyip burada, tekbaşlarına yaşamaya devam ediyorlar. Onlar gibi olur muyum acaba yaşlanınca diye soruyorum kendime bazen. Türkiye’deki aile bağlarıma, arkadaşlıklarıma üstün gelecek arkadaşlıklar kurabilir miyim burada. Sanmıyorum. Çok genç yaşlarda, aile bağlarının yoğun olmadığı bir yaşamdan çıkıp gelmiş, kendini burada varetmiş biri için yanıt ‘evet’ olabilirdi pekala.

Aynı durum, eşlerimiz için de geçerli. Onlar da aynı nedenlerle, bizimle birlikte tamamen dönüş yapamazlar Türkiye’ye. Ben ideal olanın, emekli olduktan sonra, yılın yarısını Türkiye’de yarısını burada geçirmek olduğunu düşünüyorum. Yani, her iki ülkenin de en iyi yanlarını yaşamanın...

(devam edecek)

12/3/2008

San Antonio Kilisesi

Kategori: GEZI-SEHIR

sanantonio_

Deniz GÜZELAKAR

Din, insan ve ibadethaneler..İstanbul'un dört bir yanına baktığınıza yükselen kubbeleri görürsünüz. Motifleri çok belirgin bir kültürün yansımaları taşar İstanbulun sokaklarından. Türkiye'de gündemimizin büyük çoğunluğunu türban almışken..arkadaşı ile 3 haftalık ispanyolca kurs eğitimi için Sevilla'dan dönen yeğenimle gözümü kiliselere çevirdim. Sevilla bir portakal cenneti olduğu kadar hemen hemen her mahallede birden fazla kilisenin varlığının görüldüğü bir İspanyol kenti. Katolik oldukları için de bütün etli yemeklerde istisnasız domuz eti var. Domuz eti yememe konusunda ısrarlı olan bizimkiler..Burger King'e bile gidemedik deyip veryansın ettiler. Gittikleri günün sabahında onlara ev sahipliği yapan Margarita, son derece şık giyinince, bizimkiler "ooo margarita, misafirleri bırakıp düğüne mi gidiyorsun" demişler. Margarita gayet ciddi.."Kiliseye gidiyorum" demiş. İki genç gözde Sevilla'dan kalan en belirgin özellik "ibadet özen ister" olmuş.
sevilla Sevilla tarihi bir kent
 
Sevilla'da Türkiye'te dönelim..İstanbul'da bir katolik kilisesi'ndeyiz. San Antonio Kilisesi..

senantonio

Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi üzerinde Galatasaray’dan Tünele doğru sol kolda bulunuyor. İnşasına 1906 yılında başlanmış ve 1912 yılında tamamlanarak hizmete girmiş. Mimarı İstanbul doğumlu olan Giulio Mongeri.

sanantonio

İtalyan rahipler tarafından yönetilen kilise, İstanbul’daki en büyük ve cemaati en geniş Katolik kilisesidir. Bir avlu içerisinde kurulan kiliseye, ön cadde üzerinde kiliseye gelir temin etmek maksadıyla yapılan ki apartmanın arasındaki kapıdan girilir. Kilise betonarme olarak ve İtalyan Neogotik uslubunda inşa edilmiş.

San Antonio Kilisesi'ni ne zaman görsem, içimde huzur oluyor. İstanbul'un çok zengin bir şehir olduğunu bir kez daha bir kez daha düşünüyorum.

Siz peki..
San Antonio'yu gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? 

« Önceki


*************************
  • Arkadaş Evi Bülteni Bloğuna çalışmalarını yollamak, paylaşmak isteyen tüm arkadaşlar, serdark99@yahoo. com yada arkadasevi@yahoo. com adresinden bize ulaşabilirler.





*************************




*************************

  • AKILLI İNSAN, DÜŞÜNDÜĞÜ HERŞEYİ SÖYLEMEZ; AMA HER SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜNÜR. Aristoteles


  • AKILLI KONUŞUR, ÇÜNKÜ SÖYLEMEK İSTEDİKLERİ VARDIR; APTAL KONUŞUR, ÇÜNKÜ KENDİSİNİN BİR ŞEYLER SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUNU SANIR. Platon


  • İNSANLARA YAPILACAK EN BÜYÜK İYİLİK, ONLARA AKILLARINI KULLANMAYI ÖĞRETMEKTİR. Molliere

  • AŞK KÖPRÜ KURMAKTIR. İNSANLAR KÖPRÜ KURACAKLARINA DUVAR ÖRDÜKLERİ İÇİN YALNIZ KALIRLAR. Newton


  • Düşüncelerini tam ve yerinde kelimelerle ifade edemeyen insan, yanlış tartılarla tam iş görmeye çalışan satıcıya benzer. GOETHE


  • Adalet her şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletsizlik ise dikene su vermektir, güle zulmetmektir. MEVLANA.


  • İnsan düşleri kadar özgürdür. CURT COBAİN



*************************
1
3

5
7

14

15

16

17

IMG_0746.JPG

IMG_0732.JPG

20

6

8
4

2




.: Gazeteler :.

Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Gözcü
Akşam Zaman Posta
Sitene Ekle

Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!